Zaman gerçekten su gibi akıp geçiyor. Çok kısa bir zaman dilimi içerisinde hem bir yıl daha yaşlandım, hem de yeni bir yıla girdim. Önce Aralık 27’de bir yıl yaşlandım... Çocukken daha bir hevesle beklerdim doğumgünümü, artık pek bir sıradan geliyorlar; neden bilmiyorum. Belki çocukken kandırılmak daha kolay ondandır. Kandırılmak kolay olunca sevinmek veya sıradan şeylere olağanüstü değer vermek de kolay oluyordur. Üstünde alevler dans eden bir pasta ve renkli paketlerin içinde hediyeler sizi kolunuzdan tutup masallar ülkesine götürmeye yetiyordur. Şimdi herşey daha farklı. “Olsa da olur, olmasa da” çizgisinde gidip gelen bir kavram artık doğumgünü benim için. Her neyse, benim bu duyarsızlığımdan habersiz, Suwanee birşeyler ayarlamaya çalışmış sağolsun. Önce yaşıtlarımdan oluşan 6-7 kişilik bir grupla akşam yemeği yedik. Deniz ürünleri ağırlık bir menü idi ve ilginç olan birşey daha test etmiş oldum. İlk defa çiğ karides yedim. Çiğ derken, direkt sudan çıkarılıp önünüze konmuyor tabii ki. Ne olduğunu t
am olarak bilmediğim bir sıvı içerisinde belli bir süre bekletildikten sonra servise sunuluyor. Hafif ekşi, biraz da baharatlı bir tadı vardı. Açıkçası ben beğendim, denediğime değdi en azından. Akşam yemeği ardından bir bara gidip şarkı türkü eşliğinde geceyi sonlandırdık. Bu arada, unutmadan, aldığım hediyeler arasında bir şişe Chivas Regal vardı! Bizim İngilizce koordinatörü sağolsun. Nereden hatırlamışsa, taaa aylar önce mevzusu geçmişti ve ben Chivas Regal’i sevdiğimi söylemiştim. Hatta dayım Hollanda’dan her gelişte havaalanındaki gümrüksüz bölgeden benim için iki şişe kapar getirir, odamda boş Chivas şişesi koleksiyonu var şeklinde bahsetmiştim. Bak cidden takdir ettim, o kadar zaman geçmiş unutmamış sağolsun.
Doğ
umgünümden tam iki gün sonra Bangkok’daydım. Haftasonu ile birleşen toplamda dört günlük bir tatilim vardı. Ömrümde ilk defa sıcacık bir mevsimde ve T-Shirt giyerek girecektim yeni yıla; bunu da Tayland’ın kalbine giderek yapayım istedim, hem de görmek isteyip de önünden defalarca geçmeme rağmen vakit olmadığı için göremediğim tapınaklar, saraylar vardı; onları göreyim istedim. Khaosarn Caddesinde bir pansiyon bulduk önce. Yabancı turistlerin ve özellikle de sırt çantasını takıp dünyayı dolaşanların Bangkok’daki bir numaralı mekanı burası. Ayrıca eski şehirle, yani tarihi yapılarla da neredeyse iç içe. Sizin anlayacağınız Bangkok’a gelip Khaosarn’da kalmak, İstanbul’da Sultanahmet’de kalmak gibi birşey. Eşyaları odaya bırakıp başladık gezmeye. Büyük Saray (Grand Palace) kaldığımız yerden yürüme mesafesi 10 dakika idi. Haliyle önce oradan başladık gezmeye. 1792 yılında yapımı sona eren saray, tam olarak 218,000m² bir alan üzerine kurulu. Ayaklarıma inen karasuları siz tahmin edin artık. İçerde birbirinden renkli duvar süslemeleri, mitolojik yaratık heykelleri, tapınaklar, müzeler, Angkor Wat’ın ufak bir modeli ve her telden çalan mimari yapıları görmek mümkün. Bu geziyi bitirdikten hemen sonra, Chao Phraya Irmağında bir gezintiye çıktık. Bu ırmak saray
ın neredeyse önünden akıyor diyebileceğimiz bir uzaklıkta. Çamur rengi ile Bangkok’un büyük bir bölümünü kaplayan ırmağı, Tayland stili uzun ve dar bir tekne ile gezdik. Tabii tekne turuna çıkmadan önce kişi başı bizden 1000 Baht (yaklaşık 40YTL) almak isteyen çakal turist avcısı ile uğraşmamız gerekti. Allahtan artık sıkı pazarlık yapacak kadar Taylandca konuşuyorum ve benim tükendiğim yerlerde Suwanee devreye giriyor. İki kişilik tur için 2000 Baht isteyen adam ile 10 dakika sonrasında, toplamda 800 Baht’a anlaştım. Sonra atladık tekneye. Irmak kenarındaki hayat gerçekten enteresan. Virane evler, derme çatma yapılar, kırık dökük renkler... Ancak kendine has bir tad var tüm bunların içinde. Herşeyden önce farklı ve bu farklılık sizi büyülemeye yetiyor.
Tekne
turu biterken, eğer arzu ederseniz sizi herhangi başka bir iskeleye bırakabiliyorlar. Biz de Wat Pho’ya (Pho Tapınağı) yakın olan iskelede indik ve Bangkok’un en eski ve büyük tapınağını görelim dedik. Tapınağın içindeki binalardan birinde koca bir yan yatmış Buda heykeli var. Ancak boyutlar öyle böyle değil; 15 metre yüksekliğinde ve 46 metre uzunluğunda! Tapınağın bir başka özelliği ise geleneksel Tayland masajının çıktığı yer olarak bilinmesi. Sanırım bunun nedeni heykelin ayaklarındaki sedef işlemeler. Bu işlemeler, özellikle parmak uçlarında sarmal biçimde dönerek, her parmakta tek bir merkeze işaret ediyorlar. Daha önce birkaç kez ayak masajı yaptırmış, tecrübeli biri olarak kullandıkları ufak tahta çubuğu ve bu noktalara uyguladıkları baskıyı gayet iyi biliyorum. En ufak sinir nereden geçiyor biliyorlar cidden, ardından bedene gelen rahatlıkla beraber biraz da pestiliniz çıkıyor açıkçası. Tek kelime ile harikulade.
Masaj ve tapınaklar ardından biraz da Bangkok sokak hayatından bahsedeyim. Tayland’da yiyecek gerçekten ucuz. Özellikle de sokak satıcılarından yiyebilirseniz. Be
n oldukça kısa bir sürede silkindim hijyenik kimliğimden. İyi de olmuş hani, çünkü cidden oldukça lezzetli yiyecekler var sokakta. Minik bir araba içerisinden çıkan lezzetli menüler... Yolunuz buralara düşerse, Bangkok sokaklarında yürürken, kaldırımları işgal eden ve bazen yürümeyi imkansız hale getiren, birbiri içine geçmiş sokak satıcıları ve bunların arabalarını göreceksiniz. Bazen bu sokak satıcıları, derme çatma arabaları ile oldukça güzel binaların ve dükkanların önünde konuşlanıyorlar. Bizim memlekette olsa “Kardeşim çek arabanı” derler hemen. Burada ise söyle gelişiyor olay: sokak satıcısı dükkan sahibine, dükkanı önündeki kaldırımı kullandığı için kira ödüyor. Böylece alan memnun, satan memnun tadında kardeş kardeş geçiniyorlar.
Bangkok sokaklarındaki bir başka gözden kaçması imkansız mevzu ise işportacılar. Tecrübem doğrultusunda diyebilirim ki, Tayland’daki bazı işporta malları bizim dükkan mallarından daha dayanıklı ve iyi. Yaklaşık 3ytl’ya aldığınız bir T-Shirt’ü o kadar yıkama üstüne, aylar sonra hala rengarenk bir biçimde giyebiliyorsunuz. Ancak uygun fiyat için pazarlık yapmasını bileceksiniz! Azıcık Taylandca bilmenin bütçenize yaptığı olağanüstü bir katı var. Bu Bangkok ziyaretim sırasında aldığım ufak tefek herşeyi yaklaşık %30 veya %40 indirimli aldım. Yanı başımda bir İngiliz’e 400 Baht’dan satılan aynı şeyi, 5 dakika sonra olaya bir tebessümle girerek ve tamamen çatpat Taylandca konuşarak 250 Baht’a aldığımda, yaşamış olduğum mutluluğu size anlatamam. Herşey bir kenara, bu insanlarla az da olsa kendi dillerinde konuşabiliyor olmak çok güzel.
Tayland insanı ile daha rahat iletişime girebiliyor oluşumun, son Bangkok ziyaretimde b
ir başka etkisi oldu. Hatırlarsanız ilk yazılarımda Bangkok’da kaybolmanın oldukça kolay olduğunu söylemiştim. O zamanlar nereye baksam aynı geliyordu. Artık öyle değil. Altı ay sonunda bir şekilde buranın bir parçası oluverdim ve garip bir şekilde kendimi yabancı hissetmiyorum. İlk zamanlar insanların fiziksel özellikleri, konuştukları dil, yaptıkları her hareket çarpıcı bir biçimde farklıydı bana. Ancak şimdi bir restorana girdiğimde, süpermarkette alışveriş yaparken, otobüste yolculuk yaparken onlardan biriyim. Belki onlar için hala yabancıyım; çünkü bu insanlar hergün bir “Farang” (Taylandlıların batılı beyaz insana verdikleri isim) görmüyor olabilirler; ancak ben hergün Taylandlılarla yaşıyorum. İşin özü, altı ay sonunda Tayland insanına aşina oldum ve pek de yabancı gelmiyorlar artık bana. Bu, son iki Bangkok ziyaretimi de olumlu etkiledi. Şehir artık yabancı değil ve hemen hemen büyük bir bölümünü biliyorum. Hatta bir gün odamıza dönerken, taksici tam olarak pansiyonun yerini bilmiyordu ve adama yol tarif ettim, hem Suwanee hem de taksici şok oldular. Taksici "Yıllardır bu sokaklarda dolanıyorum ilk defa bir Farang benim bilmediğim bir yolu bana tarif ediyor" türü bir laf etti. Sonunda da beni göstererek "Geng maaak" yani "Harika, çok becerikli" anlamına gelen bir laf etti. Tabii ki bu yol tarif etme ve yön bulma olayının bir geçmişi var. Üniversite öğrencisiyken, bir yaz boyunca, şantiyelerini kontrol etmek için şehiriçi trafiğinde günde ortalama 150km kateden babama, İstanbul sokaklarında şoförlük yapmış olmanın faydalarını görmüyor değilim hani. Her neyse, bu örneklerden anlaşılacağı üzere, kısacası artık baya bir buralı oldum.
Bangkok’un modern yüzüne gelince, eğer buraya gelip de basma kalıp bir şehir görmek isterseniz, işte o zaman Siam bölgesine gitmenizi tavsiye ederim. Burada devasa diyebileceğim boyutlarda alışveriş merkezleri, neredeyse birinin üstüne çıkmış vaziyette. Bana sorarsanız oldukça saçma bir durum. Akmerkez’den daha büyük üç alışveriş merkezinin kapı komşusu olduğunu düşünün. İnsan sormadan edemiyor “Ne gerek var?”. Açıkçası ben bu bölgeyi o kadar sevmiyorum, çünkü kendine has özelliği olan bir yer değil. Dünyanın hangi büyük şehrine giderseniz gidin, görebileceğiniz bir görüntü. Sadece burada satıcılar hafif çekik gözlü ve iki göz arasındaki burun kemiği uzantısı daha ufak. Tek fark budur. Ancak yine de bu bölgeye ciddi bir turist akını var. Tabii ki en büyük neden batıya göre oldukça uygun olan fiyatlar. Benim ilgimi çeken ise Siam Paragon’un dev sinema salonları oldu. Uzun zamandır sinemaya gitme fırsatım olmamıştı, dedim Suwanee’ye gel bir filme girelim.
Biletimizi aldık, içeri girdik. Salon gayet büyük, şık ve güzel. Koltuklar bir o kadar rahat. Neyse oturduk bekliyoruz filmi; klasik reklamlar geçiyor. Sonra ne olsa beğenirsiniz? Birden ekranda kocaman bir kraliyet amblemi belirdi ve ardından kralın fotoğrafı. Herkes ayağa kalktı tabii. Eee şimdi sıkıysa kalkma oturduğun yerden. Neyse kalktık ayağa, kısa bir reklam biçminde kralın yaptığı iyi işler gösterildi. Ülke ve insanları için ne kadar yüce bir birleştirici güç olduğu vurgulandıktan ve biz de bunu alkışladıktan sonra oturduk yerimize. Kraldan fazla kralcı oldum vallahi, öyle böyle değil. Neyse, filmimizi izleyip çıktık dışarı. Biz sinemadayken, bizim okuldaki diğer İngilizce öğretmenlerinden John bana “Kahveyi aldım” diye mesaj atmış. Bunun hikayesi de şudur.
Ben Bangkok’a gelmeden John ile konuşuyordum yeni yıl planlarım ile ilgili, o da ban
a dedi ki “Benim de Bangkok’da bir gece yapmam lazım”, hatta bunu söylerken “One Night in Bangkok” isimli o meşhur şarkıya gönderme yaptı. Kendisi 55 yaşında, oldukça yaramaz bir Amerikalı. Asya ile tanışması Vietnam savaşı yıllarına kadar gidiyor. Amerikan tarihi dersi alırken okuduğumuz Vietnam savaşının canlı bir tanığı ile iş arkadaşı olmak gerçekten enterasan bir duygu. Bana savaş yıllarına ait, kendi çektiği, renkli negatiflerden taranmış fotoğrafları gösterdi; ben de bu canlı tarihi ilgiyle dinledim tabii ki. Neyse konuya dönmek gerekirse, John evli bir adam, ancak lafta evlilerden. Bangkok’a gelmek için karısına bir bahane uydurması lazım, o da kahve bahanesi! Kendisi cidden kahveyi çok seviyor ve bizim bulunduğumuz şehirde istediği Amerikan kahvesi yok. Ancak Bangkok başkent ve en büyük şehir olduğu için orada bulmak mümkün. Eşine kahve almam lazım, aşeriyorum türünden bahaneler uydurup soluğu önce Siam Paragon’daki büyük alışveriş merkezinin kahve reyonunda, ardından da Bangkok’un barlarında alıyor tabii ki. Ben “Kahveyi aldım” mesajını görür görmez arıyorum kendisini ve bana “Nana” da olduğu söylüyor. Soi Nana, Bangkok’daki seks ticaretinin merkezi diyebileceğimiz bir konumda. Ben de kız arkadaşıma sordum, “Buraya gelen bar kızlarının hayatını görmek istiyor musun?” diye, o da tamam dedi ve atladık BTS’e (“Sky-train” denilen, metronun havada giden bir çeşidi), soluğu Nana’da aldık. John bizi metro çıkışında karşıladı ve önce tüm barlara söyle bir göz gezdirdikten sonra, bir tanesine giriverdik. Ortada bir sahne, sahne üzerinde oldukça minik bikinilerle dans eden kızlar ve etrafta onları izleyen orta yaş üstü turistler ve birkaç Taylandlı grup. Belki inanmayacaksınız ancak bu barlarda birçok Avrupalı ve Amerikalı kadın görmek mümkün, sanırım nasıl birşey olduğunu merak edip geliyorlar. Neyse yaklaşık bir saat oturup içkimizi içtikten sonra, John gözüne kestirdiği bir kızı alıp yanımızdan ayrıldı. Biz de hemen ardından mekanı terk ettik. (Malesef bu mekanlarda fotoğraf çekmek yasak olduğu için size içeriden görüntüleri aktaramıyorum. Aktarmayı denesem de sanırım benim site sansürlenir o yüzden hiç gerek yok. Merak eden gerip görecek artık.)
Dışarı çı
ktığımda biraz acıkmış olduğumu hissettim ve Nana’nın hemen karşı sokağına geçip yiyecek birşeyler aramaya başladık. Yaklaşık 100 metre ötede gördüğüm mahalle cidden beni hayrete düşürdü! Tamamen bir müslüman bölge! Mısır ve Arap restoranları, otelleri, ve Ortadoğulu bir sürü turist. Tabii bizim döner yine başköşede, dedim “Abi sar ordan iki tane, özlemişim”. Her ne kadar Taksim’deki Kızılkayaların yerini tutmasa da, kötü de değildi. Döner bir yana asıl mevzu şu ki, bu kadar müslüman geçinen adamların, otellerini ve restoranlarını, Bangkok’un gece hayatı ve seks merkezi olarak görülen bir yerin yaklaşık 100 metre ötesine kurması gerçekten enteresan. Sanırım benim bu konu ile ilgili fazla yorum yapmama gerek yok, görünen köy kılavuz istemez diyerek başka bir konuya atlayabiliriz.
Bangkok’a gitmemizin başlıca nedenlerinden birini oluşturan yılbaşı kutlamalarına değinmem gerekirse, bu sene malesef kutlamalar hüsranla sonuçlandı. Günler öncesinden çok büyük ve merkezi bir kutlama planlanıyordu. Büyük bir sokak gösterisi, şovlar, müzik ve geri sayım olacaktı. Mekan olarak ise Siam bölgesindeki büyük alışveriş merkezlerinden bir
i olan Central World Plaza’nın önü seçilmişti. Avrupalı ve Amerikalı turistler sırf yeni yıl için Bangkok’a akın ettiler. Ancak yeni yıl kutlamaları, talihsiz bir şekilde bombalamaların gölgesinde kaldı. Tayland tarihinde böyle birşey uzun yıllardır görülmüş değil. Hem kültürün, hem de Budizmin getirdiği bir minimum şiddet kullanımı anlayışı var bu ülkede. Patlamaların nedenine gelince, önce insanlar güneydeki müslümanlardan şüphelendi. Ülkenin güneyinde müslümanlardan oluşan bölgede sorunlar yok değil; neredeyse haftada bir Budist Taylandlı öldürülüyor güneyde. Ancak müslümanlar kendi bölgeleri dışında çıkıp sorun yaratmıyorlar. Amaçları bulundukları bölgeyi Tayland’dan ayırmak, gerisini pek umursamıyorlar. Sonra Ramazan bayramını da hesaba katarak, böyle kutsal bir zamanda müslümanların bu işe karışmış olamayacağı yorumuna vardılar. Ardından devrik hükümet başkanı ve şu anda yurt dışında olan Taksin’i suçladılar. Adam uzayda uyduları olan, multimilyarder bir şahıs. Hıncından istese yapar mı yapar. “Neden yapmış olabilir?” sorusu soruldu hemen. Bazıları kendini deviren yeni hükümeti aciz göstermek adına yapmış olabileceğini öne sürdüler. Eh olabilir tabii ki... Üçüncü ve en ilginç komplo teorisi ise şuydu: bombalamalar şu anki hükümet tarafından yapılıp, suç Taksin’in üzerinde yıkıldı. Patlamaların hemen ardından, delillerin bulunduğu bölgeyi çembere almak yerine, çöpçüler bir çırpıda süpürüp temizlediler. Ben bizzat Central World Plaza önüne gidip şahit oldum bu tabloya. Tabii bu da adli makamların olay yerinde inceleme yaparken kullanacakları delilleri süpürmek anlamına geliyordu. Sebep her neydiyse, biz sokak kutlamalarını iptal etmek zorunda kaldık ve allahta
n aşırı can kaybı olmadı. İki laf arasında İngiliz bir gazeteci gelip benimle ve kız arkadaşım ropörtaj yapmasın mı? Meğer kendisi BBC'den geliyormuş. Bugün buradaki Amerikalı arkadaşlarım bana meşhur olduğumu söylediler. Tabii benim aklıma hemen Bangkok'daki ropörtaj geldi. Veee evet! BBC websayfasında boy gösteriyorum! Eğer görmek isterseniz tıklayın: "Bangkok blasts leave three dead". Sayfayı azıcık aşağı kaydırırsanız benim fotoğrafımı göreceksiniz. Üzerine tıklayın, yaptığım yorumu yazmışlar. Küreselleşmenin gözünü seveyim. Ropörtajı bitirdikten sonra gece ne yapacağımızı düşündüm. O kadar yolu yeni yıl kutlayacağım diye gelmişim, durur muyum? Aldım Suwanee’yi nezih ve güzel bir pub buldum, daldık içeri. Tüm olumsuzluklara rağmen, çok da hoş bir yeni yıl geçirdirdik.
Bangkok’da geçirilen değişik ve macera dolu dört günün ardından, Tayland’daki üssüme, kuzeydeki sakin evime geri döndüm. Gariptir her ufak gezinin ardından burayı özlediğimi fark ediyorum, sanırım cidden benimsedim bulunduğum yeri. Ancak fazla da bağlanmak istemiyorum. Zira birgün yeniden hareket vakti gelecek ve ben bambaşka diyarlara doğru yol alacağım.
(c) Ozgur Parlak 2007