Pazartesi, Aralık 03, 2007

Samet Adası (13)

En son bizim bıçkın delikanlıları Singapur'a yolcu edip Samet Adası'na doğru yola koyuldum demiştim. Haliyle bu yazı da ada ile ilgili olacak, fakat üslup biraz değişik. Neden derseniz, bu aralar yoğunluk ve tembellik bir araya geldi, o yüzden taaa geçen Mart ayında ziyaret ettiğim bir mekan ile ilgili oturup yazı yazmaktansa, aynı yer ile ilgili bir dergide çıkan yazımı olduğu gibi aktarıyorum. İşte üslup farkı da burdan kaynaklanıyor; idare ediverin artık.



Samet Adası

Aranızdaki Uzakdoğu ve tropik iklim hayranlarının, şu isimlere hemen kulak kabartacağına eminim: Phuket, Phi Phi Adası, Samui Adası. Her yıl dünyanın binbir köşesinden yüzbinlerce turist Tayland’ın bu birbirinden çekici mekanlarına akın etmekte. Ancak, her ne kadar Tayland’ın deniz turizmi bu noktalara odaklanmış olsa da ülke, daha çok yerlilerin bildiği, kıyıda köşede kalmış onlarca gizli cevherle dolu. İşte bu cevherlerden birisi de Rayong açıklarındaki Samet Adası (Koh Samet).

Bir İstanbullu için Avşa Adası ne ise, bir Bangkoklu için Samet Adası da odur. Orta sınıf Bangkoklunun haftasonu tatili için bu güzide adayı seçmesinin öncelikli sebebi ise haliyle kolay ulaşım. Yolculuğun ilk ayağı olan Bangkok-Rayong karayolu sadece 140km. Rayong’a vardıktan sonra, şehir merkezinin hemen dışındaki Phe Kasabası’nın (Ban Phe) harabeyi andıran iskelesinden adaya ulaşım ise yaklaşık 45 dakika. Yani ortalama üç saat içerisinde kendinizi Bangkok’un keşmekeşinden, huzur dolu tropik bir adaya atabilme imkanınız var. Daha ne olsun? Adayı özel kılan diğer sebeplere değinmem gerekirse aklıma ilk gelenler beyaz kumu, berrak denizi (yoksa okyanusu mu demeliyim), oldukça az sayıda yabancı turisti, huzur dolu sahilleri ve lezzetli yemekleri.

Ada ulusal park konumunda ve özel koruma altında, bu da beraberinde çifte standartlı bir ayakbastı ücreti getiriyor. Adaya varan Taylandlılar 40 baht (yaklaşık 1.6 YTL) öderken, yabancı turistler için bu ücret 400 baht (yaklaşık 16 YTL) oluveriyor. Hoş bu ufak cennette geçireceğiniz zamanı düşündüğünüz zaman pek de önemli olmayan bir rakam. Konaklamaya gelince, her bütçeye uygun seçenek mevcut. İster kumsala sıfır lüks odalarda kalın, ister daha ucuz olan 50-100 metre içerideki ağaçlarla çevrili minik bungalovlarda. Her halükarda kendinizi el değmemiş doğanın içerisinde bulacaksınız.

Ada üzerindeki aktivitelere gelince, malesef gündüz oyunlarını yürütecek bir animasyon takımı yok. Zaten ziyaretçilerin de böyle bir talebi söz konusu değil. Daha önce de söylediğim gibi bu ada, huzur ve sakinlik isteyen tatilcilerin seçimi. Yine de gün boyunca kendinizi meşgul edebileceğiniz birçok şey mevcut. Bunların başında kumsalda uzanıp, okyanus dalgaları ve kuş sesleri eşliğinde kitap okumak geliyor. Daha aktif ve maceracı tipler için ise berrak sularda şnorkel veya aletli dalış imkanları mevcut. Eğer sudan korkarım diyorsanız, fakat bütün gün oturup kitap okuyamayacak kadar da hareketli iseniz elinize fotoğraf makinesini alıp adanın iç kesimlerindeki tepelere doğru bir yürüyüşe çıkabilirsiniz. Bu yürüyüşün en keyifli tarafı da, yer yer Indiana Jones filmlerini andıran karelerle karşı karşıya geliyor oluşunuz. Kısacası bu ada bir anda sizi gerçek dünyadan alıp hayal ettiğiniz cennete götürebilecek sihirli bir güce sahip.

Akşama doğru karanlığın çökmesiyle birlikte siz akşam yemeği öncesi istirahati için odanıza çekilirken, ada da zarif ve alımlı bir kadın edasıya kendini geceye hazırlar. Şezlonglar toplanır, kumsala masalar kurulur, minderler döşenir... Bunun hemen ardından loş ışık altında akşam yemeği sefası başlar. Kandillerden ve fenerlerden etrafa yayılan kırmızı ve turuncu tonlar, okyanustan gelen rüzgara karşı yüreğinizi sıcacık saran bir örtü oluverir. Size de bu masalımsı ortamda sırtınızı adaya yaslayıp, yüzünüzü okyanus ötesindeki ufka vererek Tayland mutfağının enfes deniz ürünü yemeklerini tadıp, içkinizi yudumlamak düşer. Akşam eğlenceleri de gündüz eğlenceleri gibi mütevazidir Samet Adasında. Keyifle yudumlanan içkiler, dostlarla sohbet, kumsalda dans, yürüyüş ve ateş cambazı şovlarından öteye gitmez gece eğlenceleri. Buna rağmen tüm bu sadelik size tarifi imkansız bir mutluluk verir.

Uzun bir günün ardından, gecenin sonunda deliksiz bir uyku çekmek isteyenler ise, geceyi efsanevi ayak masajı ile sonlandırırlar. Meraklısı için belirteyim, bir saat süren masaj yaklaşık 200-250 baht (8-10 YTL). Masaj sırasında gökyüzünü battaniye yapıp, dalgaların müziğini dinlemek ise bedava.

Pazar, Ağustos 05, 2007

Dost Ziyareti (12)

Vakit muson yağmuru olup akıverdi birden. Neler geçti başımdan neler; fakat oturup iki kelimeyi bir araya getiremedim bir türlü. Hikayenin bu kısmı sizler için her ne kadar yeni olsa da, benim için bir geçmişe dönüş olacak. Uzun bir zaman önce çıktığım yolculuğumu, zihnimin kıvrımlarında bir kez daha keşfetme fırtası doğacak belki de bana.

Mart ayında beni çok sevindiren bir olay oldu. Çocukluğumun ve gençliğimin en yakın tanıklarından biri olan lise arkadaşım Salih ve arkadaşı Mert, dünyanın bir ucundan kalkıp sırf Taylandlı kızları görmek için buraya geldiler. Gelmişken ayıp olmasın diye beni de gördüler tabii ki. Biricik arkadaşlarım Bangkok’a inmeden bir önceki gün yola çıktım ben de, bir nevi ev sahibi pozisyonunda olduğum için bekletmek ayıp olurdu haliyle. Her zamanki gibi sabahın ilk ışıkları ile kendimi Mo Chit otobüs terminalinde buldum. Gece yolculuğunun yorgunluğunu yüzümü yıkayıp, dişlerimi fırçalayarak gidermek üzere ilk iş olarak tuvaletin yolunu tuttum. Taylandı tecrübe etme fırsatınız olursa, size enteresan gelebilecek bir ayrıntı da umumi tuvalet sakinleri ve bu grup üyelerinin davranışları olacaktır. Sabahın köründe ülke çapındaki umumi tuvaletlerde bir tane boş lavabo bulamazsınız, çünkü herbirinin önünde dişini fırçalayan biri vardır. Bu gerçekten dikkat çekici bir portre, diş sağlığına bu kadar düşkün memleket bulmak cidden zor. Her Tayland evladı yanında diş fırçasını ve diş macununu taşır, lavabo bulamazsa ırmak kenarında fırçalar inci dişlerini Taylandlı hemşerim benim. Neyse bu hadise olumlu bir şaşırtıcılık içeriyor, yalnız bir diğer mevzu var ki, hayretler içine düşmemek cidden elde değil. Tayland’ın bir çok umumi tuvaletinde erkek kısmı, kadın kısmı gözetmeksizin her iki taraf da bayan temizlik görevlileri tarafından temizleniyor. Kısacası tuvaletler tam fotoğraflık; siz bir taraftan ihtiyacınızı giderirken teyze hemen yanı başınızda yerleri paspaslıyor.

İşte bu görüntüleri geride bırakıp Bangkok’un sokaklarına dalıverdim günün erken saatlerinde. O aralar bir motosiklet arayışı içerisindeydim, internetteki ilanlardan gözüme hoş gelen bütçeme de uygun bir motosiklet kestirdim gözüme. Bangkok’da yaşayan bir Alman’a aitti bu motosiklet. Arkadaşlarım varana kadar birkaç saatim vardı, gidip bu Almanla görüştüm ben de. Motosiklet güzel olmasına güzeldi ancak fiyatta tam anlaşamadığımız için güle güle diyip ayrıldım Hans’ın yanından. O ara telefonum çaldı ve aylar sonra yakınımda bir Türkçe ses duydum “Oğlum biz otele vardık hadi gel çabuk!”

Bir heyecan hemen arkadaşların kaldığı otele doğru yola koyuldum. Aylar sonra tekrar Türkçe konuşabilecektim, daha da ötesi yıllarımın beraber geçtiği, hayatımın en absürd karakterlerinden, lise camiamızı kahkalara boğan, fakat bunu istemsiz yapan emsalsiz bir karakter Bangkok’a gelmişti. Otel kapısından içeri girdim, asansöre binip sekizinci katın tuşuna bastım ve yukarı doğru süzülürken insanların küçülüşünü izledim. Yüzümde tatlı bir tebessüm vardı, göremiyordum ama biliyordum. Odanın kapısına gelip bizimkileri aksanlı bir şekilde İngilizce “Oda servisi” diye kafaladıktan sonra kapıyı açmalarıyla birlikte içeri daldım ve başladı muhabbet. Önceleri Türkçemle dalga geçtiler, dile kolay dokuz ay İngilizce konuşup Taylandca dinlemekten beynim dönmüş tabii. Fakat özümü unutur muyum hiç? Birkaç saatin ardından normale döndüm hemen. Kısa bir hal hatır sorma faslının ardından attık kendimizi Bangkok sokaklarına. Mert’le beraber aldık Salih’i aramıza ve “Binbir Gece Fıkraları”nı yazıverdik birkaç saatte.

Önce bizimkilere sokak satıcılarından birşeyler yedirmeye çalıştım ama pek başarılı olamadım. Ancak Tayland’da ilk ayak bastıkları gün daha iyisini beklemek olmaz. Herkes benim kadar kaçık değil ne de olsa. Orta halli bir mekanda “Tom Yum Kung” (karides çorbası) içtikten sonra gece hayatının renkli ışıkları arasında kayboluverdik. Ertesi gün tur şirketinin düzenleği geleneksel Bangkok turlarına katıldık. Hoş benim için pek yeni birşey yoktu, fakat arkadaşlar dünyanın yarısını uçup gelmiş tabii ki görmeden gitmeleri olmazdı. Benim için yeni olan şey, Tayland’a geldim geleli ilk defa bir grup Türk'ü bir arada görmek oldu! Bir otobüs dolusu Türk ve gittiğimiz her bir tapınakta, müzede ve turistik mekanda ilaveten birkaç otobüs Türk daha. Yani geldik mi akın akın geliyoruz, en azından benim gördüğüm budur. Yurdum insanını yeniden görmenin hem iyi hem kötü yanları vardı. Bazen kendi kendime “Özlemişim yahu” dedim, fakat hemen ardından bazıları bana “İyi ki bu insanlardan uzak yaşıyorum” dedirtti.

Ziyaret mekanlarımızdan birisi Çin mahallesi civarındaki Altın Buda Tapınağıydı (Wat Traimit). Mekanın özelliği, kökeni 13. yüzyıla dayanan devasa altın heykele ev sahipliği yapması. Bu koca altın heykel vakti zamanında, savaşların yoğun olduğu bir dönemde, yağmalanmasın diye etrafı alçıyla sıvanmış. Tarih boyunca birkaç tapınak gezdikten sonra, 1955 yıllarında şu anki yerine getirilirken bir parça sıvanın yere düşmesi ile heykelin asıl yüzü ortaya çıkmış. Beş buçuk ton altından bahsediyoruz, internetten edindiğim bilgiye göre yaklaşık 15 milyon Amerikan dolarına denk geliyor. Salih kardeşim ağzı açık bir şekilde tapınağı dolaşırken ben de birkaç fotoğraf çekeyim dedim. Unutulmaması gereken birşey var ki, bizler için bu mekanlar her ne kadar müze değerinde olsa da, Taylandlılar için kutsal ibadet mekanları. Ancak üzülerek söylüyorum, bu tapınak ziyaretleri sırasında gözüme çarpan birkaç şey sonucunda anladım ki Türk insanı olarak bu bilinç seviyesinde değiliz. Wat Traimit'de şahit olduğum çirkin bir tablo, ne demek istediğimi size daha iyi anlatacaktır. Diğer Türk kafilesinden kadının biri fotoğraf çekerken, Buda heykeli önünde dua edip lotus çiçeği bırakan bir Taylandlı’dan, heykelin önünden çekilmesini istedi. Yanlız bunu o kadar çirkin bir şekilde yaptı ki, ben Türklüğümden utandım. Şimdi siz Sultan Ahmet Camii’nde namaz kılan birine, yabancı bir turistin gelip de “Çekil şurdan da fotoğraf çekeyim” dediğini düşünün. Olacak iş mi? Malesef insanımız zaman zaman oldukça kaba, anlayışsız ve saygısız olabiliyor. Bu ve buna benzer gördüğüm olaylar ardından, rahmetli Aziz Nesin’in davalık olan o meşhur iddiası birkez daha aklıma geldi. Bence kendisi az bile söylemiş. Ne acı ki kendi insanımla ilgili gözlemlediğim kötü şeyler, iyi şeylerden sayıca fazla; ve ben bunları yazmak istemiyorum. Fakat güzel şeyler de yok değildi, özellikle kendi arkadaşlarımla geçirdiğim zaman harikuladeydi. Hiç şüphesiz bunun en büyük nedeni, farkında olmasa da Salih'di!

Salih, lise zamanlarında sorduğu efsanevi sorulara ve yaptığı çarpıcı yorumlara (Örnek: Lise birinci sınıfta sorduğu bir soru "Kürtaj ile alınan bebekler ölüyor mu?") onlarca yenisini ekledi. Anladım ki bazı şeyler hiç değişmiyor ve değişmeyecek! Malesef yanımda kalem kağıt taşımadığım için bu özlü söylemlerin çoğu Bangkok'un kaldırımlarına gömülüp kaldı. Aklımda kalan bir tanesini aktarayım. Güzel bir masaj salonunda ayak masajı yaptırıp iyice rahatlamışız. Masaj bitmiş, ayakkabılarımızı giyiyoruz ve tam o sırada içeriye iki Hintli giriyor. Esmer, sakallı ve sarıklı tipler. Yaklaşık bir kilometre öteden "Biz Hintliyiz" diyen bir görüntü yani. Neyse, sevgili arkadaşım ne dese beğenirsiniz? "Abi Bangkok'da ne kadar çok Yahudi var". Bu yorum üzerine Mert ve ben şok içinde birbirimize baktık, söyleyecek hiçbir şey yoktu çünkü. Mert "Salih saçmalama bunlar Hintli" dediğinde, bizim ki ne dese beğenirsiniz? "Olur mu ya, baksana sakallarına". Aklı sıra dindar Yahudilere benzetiyor ama uzaktan yakından alakası yok. Daha fazla üstelemeden tatlı bir tebessüm ile bu neşeli anın tadını çıkardık biz de. Tabii sonradan aklı başına geldiğinde "Özgür bunları kesinlikle blog sitene yazmıyorsun" dedi, fakat kendisinin affına sığınarak söylediğinin tam tersini yapıyorum.

Yurdum insanına geri dönelim. Yaşadığım, “İşte tam Türk” dedirten bir başka hadise ise diğerlerinden daha neşe dolu ve samimiydi. Bangkok’u bitirip Pattaya’ya geçtiğimizde, tur güzergahı olan (ve yine benim daha önceden uğramış olduğum) Pattaya Timsah Parkına uğradık. Timsah şovunu izledik, Salih’in timsahlarla beraber transa geçişine güldük, ayılarla fotoğraf çektirdik derken ayrılma vakti geldi. Tam parkın kapısından çıkıyorduk ki, bizim kafiledeki genç bir arkadaş Pattaya’yı inleten yükseklikteki bir sesle haykırdı: "Ha***ktir lan! Napıyorsun sen burda?" Şans bu ya, yıllar önce beraber askerlik yaptığı devresi Tayland’da tur rehberi olmuştu ve biz tam çıkarken onlar içeri giriyordu. Dünya gerçekten küçük. Bizim gruptaki arkadaş, o hafif müstehcen cümleyi o kadar büyük bir içtenlikle söylemişti ki ve dostuna öyle bir sarılışı vardı ki, bu benim yüzümde koca bir tebessüme dönüşmüştü.

İşte yeniden Pattaya'daydım; fakat bu sefer yoğun bir "Türk" kalabalıkla beraber. Doğasından ve denizinden pek haz etmesem de, kabul etmek gerekir ki Pattaya’da gerçekten hızlı bir hayat var; özellikle de geceleri. Üç arkadaş Pattaya’da iki hızlı ve güzel gün geçirdik. Doya doya Türkçe konuştum, hafif çakır keyif olup sokaktan geçenlere Türkçe laf attık, Walking Street’de Beşiktaş marşları söyledik vs. Beni tek hayal kırıklığına uğratan şey, Salih ve Mert’in KFC ve Mc Donalds gibi yemek seçimleriydi. Hoş Bangkok’daki son gecemizde, şehrin en klas deniz ürünleri restoranında çektiğimiz ziyafeti unutmadım; ama arkadaşları bir türlü o pis ve lezzetli sokak yemeklerini yemeye de ikna edemedim. Canları sağolsun.

Beş neşeli günün ardından elveda deme vakti geldiğinde, dostlarımı biraz içi buruk bir şekilde Singapur’a yolladım. Bana gelince, zamanım vardı ve hazır güneydeyken daha önce yapmadığım birşey yapayım dedim; Samet Adası’nın yolunu tuttum.

(c) Ozgur Parlak 2007




Pazar, Ocak 14, 2007

Yeni Yıl (11)

Zaman gerçekten su gibi akıp geçiyor. Çok kısa bir zaman dilimi içerisinde hem bir yıl daha yaşlandım, hem de yeni bir yıla girdim. Önce Aralık 27’de bir yıl yaşlandım... Çocukken daha bir hevesle beklerdim doğumgünümü, artık pek bir sıradan geliyorlar; neden bilmiyorum. Belki çocukken kandırılmak daha kolay ondandır. Kandırılmak kolay olunca sevinmek veya sıradan şeylere olağanüstü değer vermek de kolay oluyordur. Üstünde alevler dans eden bir pasta ve renkli paketlerin içinde hediyeler sizi kolunuzdan tutup masallar ülkesine götürmeye yetiyordur. Şimdi herşey daha farklı. “Olsa da olur, olmasa da” çizgisinde gidip gelen bir kavram artık doğumgünü benim için.

Her neyse, benim bu duyarsızlığımdan habersiz, Suwanee birşeyler ayarlamaya çalışmış sağolsun. Önce yaşıtlarımdan oluşan 6-7 kişilik bir grupla akşam yemeği yedik. Deniz ürünleri ağırlık bir menü idi ve ilginç olan birşey daha test etmiş oldum. İlk defa çiğ karides yedim. Çiğ derken, direkt sudan çıkarılıp önünüze konmuyor tabii ki. Ne olduğunu tam olarak bilmediğim bir sıvı içerisinde belli bir süre bekletildikten sonra servise sunuluyor. Hafif ekşi, biraz da baharatlı bir tadı vardı. Açıkçası ben beğendim, denediğime değdi en azından. Akşam yemeği ardından bir bara gidip şarkı türkü eşliğinde geceyi sonlandırdık. Bu arada, unutmadan, aldığım hediyeler arasında bir şişe Chivas Regal vardı! Bizim İngilizce koordinatörü sağolsun. Nereden hatırlamışsa, taaa aylar önce mevzusu geçmişti ve ben Chivas Regal’i sevdiğimi söylemiştim. Hatta dayım Hollanda’dan her gelişte havaalanındaki gümrüksüz bölgeden benim için iki şişe kapar getirir, odamda boş Chivas şişesi koleksiyonu var şeklinde bahsetmiştim. Bak cidden takdir ettim, o kadar zaman geçmiş unutmamış sağolsun.

Doğumgünümden tam iki gün sonra Bangkok’daydım. Haftasonu ile birleşen toplamda dört günlük bir tatilim vardı. Ömrümde ilk defa sıcacık bir mevsimde ve T-Shirt giyerek girecektim yeni yıla; bunu da Tayland’ın kalbine giderek yapayım istedim, hem de görmek isteyip de önünden defalarca geçmeme rağmen vakit olmadığı için göremediğim tapınaklar, saraylar vardı; onları göreyim istedim. Khaosarn Caddesinde bir pansiyon bulduk önce. Yabancı turistlerin ve özellikle de sırt çantasını takıp dünyayı dolaşanların Bangkok’daki bir numaralı mekanı burası. Ayrıca eski şehirle, yani tarihi yapılarla da neredeyse iç içe. Sizin anlayacağınız Bangkok’a gelip Khaosarn’da kalmak, İstanbul’da Sultanahmet’de kalmak gibi birşey. Eşyaları odaya bırakıp başladık gezmeye. Büyük Saray (Grand Palace) kaldığımız yerden yürüme mesafesi 10 dakika idi. Haliyle önce oradan başladık gezmeye. 1792 yılında yapımı sona eren saray, tam olarak 218,000m² bir alan üzerine kurulu. Ayaklarıma inen karasuları siz tahmin edin artık. İçerde birbirinden renkli duvar süslemeleri, mitolojik yaratık heykelleri, tapınaklar, müzeler, Angkor Wat’ın ufak bir modeli ve her telden çalan mimari yapıları görmek mümkün. Bu geziyi bitirdikten hemen sonra, Chao Phraya Irmağında bir gezintiye çıktık. Bu ırmak sarayın neredeyse önünden akıyor diyebileceğimiz bir uzaklıkta. Çamur rengi ile Bangkok’un büyük bir bölümünü kaplayan ırmağı, Tayland stili uzun ve dar bir tekne ile gezdik. Tabii tekne turuna çıkmadan önce kişi başı bizden 1000 Baht (yaklaşık 40YTL) almak isteyen çakal turist avcısı ile uğraşmamız gerekti. Allahtan artık sıkı pazarlık yapacak kadar Taylandca konuşuyorum ve benim tükendiğim yerlerde Suwanee devreye giriyor. İki kişilik tur için 2000 Baht isteyen adam ile 10 dakika sonrasında, toplamda 800 Baht’a anlaştım. Sonra atladık tekneye. Irmak kenarındaki hayat gerçekten enteresan. Virane evler, derme çatma yapılar, kırık dökük renkler... Ancak kendine has bir tad var tüm bunların içinde. Herşeyden önce farklı ve bu farklılık sizi büyülemeye yetiyor.

Tekne turu biterken, eğer arzu ederseniz sizi herhangi başka bir iskeleye bırakabiliyorlar. Biz de Wat Pho’ya (Pho Tapınağı) yakın olan iskelede indik ve Bangkok’un en eski ve büyük tapınağını görelim dedik. Tapınağın içindeki binalardan birinde koca bir yan yatmış Buda heykeli var. Ancak boyutlar öyle böyle değil; 15 metre yüksekliğinde ve 46 metre uzunluğunda! Tapınağın bir başka özelliği ise geleneksel Tayland masajının çıktığı yer olarak bilinmesi. Sanırım bunun nedeni heykelin ayaklarındaki sedef işlemeler. Bu işlemeler, özellikle parmak uçlarında sarmal biçimde dönerek, her parmakta tek bir merkeze işaret ediyorlar. Daha önce birkaç kez ayak masajı yaptırmış, tecrübeli biri olarak kullandıkları ufak tahta çubuğu ve bu noktalara uyguladıkları baskıyı gayet iyi biliyorum. En ufak sinir nereden geçiyor biliyorlar cidden, ardından bedene gelen rahatlıkla beraber biraz da pestiliniz çıkıyor açıkçası. Tek kelime ile harikulade.

Masaj ve tapınaklar ardından biraz da Bangkok sokak hayatından bahsedeyim. Tayland’da yiyecek gerçekten ucuz. Özellikle de sokak satıcılarından yiyebilirseniz. Ben oldukça kısa bir sürede silkindim hijyenik kimliğimden. İyi de olmuş hani, çünkü cidden oldukça lezzetli yiyecekler var sokakta. Minik bir araba içerisinden çıkan lezzetli menüler... Yolunuz buralara düşerse, Bangkok sokaklarında yürürken, kaldırımları işgal eden ve bazen yürümeyi imkansız hale getiren, birbiri içine geçmiş sokak satıcıları ve bunların arabalarını göreceksiniz. Bazen bu sokak satıcıları, derme çatma arabaları ile oldukça güzel binaların ve dükkanların önünde konuşlanıyorlar. Bizim memlekette olsa “Kardeşim çek arabanı” derler hemen. Burada ise söyle gelişiyor olay: sokak satıcısı dükkan sahibine, dükkanı önündeki kaldırımı kullandığı için kira ödüyor. Böylece alan memnun, satan memnun tadında kardeş kardeş geçiniyorlar.

Bangkok sokaklarındaki bir başka gözden kaçması imkansız mevzu ise işportacılar. Tecrübem doğrultusunda diyebilirim ki, Tayland’daki bazı işporta malları bizim dükkan mallarından daha dayanıklı ve iyi. Yaklaşık 3ytl’ya aldığınız bir T-Shirt’ü o kadar yıkama üstüne, aylar sonra hala rengarenk bir biçimde giyebiliyorsunuz. Ancak uygun fiyat için pazarlık yapmasını bileceksiniz! Azıcık Taylandca bilmenin bütçenize yaptığı olağanüstü bir katı var. Bu Bangkok ziyaretim sırasında aldığım ufak tefek herşeyi yaklaşık %30 veya %40 indirimli aldım. Yanı başımda bir İngiliz’e 400 Baht’dan satılan aynı şeyi, 5 dakika sonra olaya bir tebessümle girerek ve tamamen çatpat Taylandca konuşarak 250 Baht’a aldığımda, yaşamış olduğum mutluluğu size anlatamam. Herşey bir kenara, bu insanlarla az da olsa kendi dillerinde konuşabiliyor olmak çok güzel.

Tayland insanı ile daha rahat iletişime girebiliyor oluşumun, son Bangkok ziyaretimde bir başka etkisi oldu. Hatırlarsanız ilk yazılarımda Bangkok’da kaybolmanın oldukça kolay olduğunu söylemiştim. O zamanlar nereye baksam aynı geliyordu. Artık öyle değil. Altı ay sonunda bir şekilde buranın bir parçası oluverdim ve garip bir şekilde kendimi yabancı hissetmiyorum. İlk zamanlar insanların fiziksel özellikleri, konuştukları dil, yaptıkları her hareket çarpıcı bir biçimde farklıydı bana. Ancak şimdi bir restorana girdiğimde, süpermarkette alışveriş yaparken, otobüste yolculuk yaparken onlardan biriyim. Belki onlar için hala yabancıyım; çünkü bu insanlar hergün bir “Farang” (Taylandlıların batılı beyaz insana verdikleri isim) görmüyor olabilirler; ancak ben hergün Taylandlılarla yaşıyorum. İşin özü, altı ay sonunda Tayland insanına aşina oldum ve pek de yabancı gelmiyorlar artık bana. Bu, son iki Bangkok ziyaretimi de olumlu etkiledi. Şehir artık yabancı değil ve hemen hemen büyük bir bölümünü biliyorum. Hatta bir gün odamıza dönerken, taksici tam olarak pansiyonun yerini bilmiyordu ve adama yol tarif ettim, hem Suwanee hem de taksici şok oldular. Taksici "Yıllardır bu sokaklarda dolanıyorum ilk defa bir Farang benim bilmediğim bir yolu bana tarif ediyor" türü bir laf etti. Sonunda da beni göstererek "Geng maaak" yani "Harika, çok becerikli" anlamına gelen bir laf etti. Tabii ki bu yol tarif etme ve yön bulma olayının bir geçmişi var. Üniversite öğrencisiyken, bir yaz boyunca, şantiyelerini kontrol etmek için şehiriçi trafiğinde günde ortalama 150km kateden babama, İstanbul sokaklarında şoförlük yapmış olmanın faydalarını görmüyor değilim hani. Her neyse, bu örneklerden anlaşılacağı üzere, kısacası artık baya bir buralı oldum.

Bangkok’un modern yüzüne gelince, eğer buraya gelip de basma kalıp bir şehir görmek isterseniz, işte o zaman Siam bölgesine gitmenizi tavsiye ederim. Burada devasa diyebileceğim boyutlarda alışveriş merkezleri, neredeyse birinin üstüne çıkmış vaziyette. Bana sorarsanız oldukça saçma bir durum. Akmerkez’den daha büyük üç alışveriş merkezinin kapı komşusu olduğunu düşünün. İnsan sormadan edemiyor “Ne gerek var?”. Açıkçası ben bu bölgeyi o kadar sevmiyorum, çünkü kendine has özelliği olan bir yer değil. Dünyanın hangi büyük şehrine giderseniz gidin, görebileceğiniz bir görüntü. Sadece burada satıcılar hafif çekik gözlü ve iki göz arasındaki burun kemiği uzantısı daha ufak. Tek fark budur. Ancak yine de bu bölgeye ciddi bir turist akını var. Tabii ki en büyük neden batıya göre oldukça uygun olan fiyatlar. Benim ilgimi çeken ise Siam Paragon’un dev sinema salonları oldu. Uzun zamandır sinemaya gitme fırsatım olmamıştı, dedim Suwanee’ye gel bir filme girelim.

Biletimizi aldık, içeri girdik. Salon gayet büyük, şık ve güzel. Koltuklar bir o kadar rahat. Neyse oturduk bekliyoruz filmi; klasik reklamlar geçiyor. Sonra ne olsa beğenirsiniz? Birden ekranda kocaman bir kraliyet amblemi belirdi ve ardından kralın fotoğrafı. Herkes ayağa kalktı tabii. Eee şimdi sıkıysa kalkma oturduğun yerden. Neyse kalktık ayağa, kısa bir reklam biçminde kralın yaptığı iyi işler gösterildi. Ülke ve insanları için ne kadar yüce bir birleştirici güç olduğu vurgulandıktan ve biz de bunu alkışladıktan sonra oturduk yerimize. Kraldan fazla kralcı oldum vallahi, öyle böyle değil. Neyse, filmimizi izleyip çıktık dışarı. Biz sinemadayken, bizim okuldaki diğer İngilizce öğretmenlerinden John bana “Kahveyi aldım” diye mesaj atmış. Bunun hikayesi de şudur.

Ben Bangkok’a gelmeden John ile konuşuyordum yeni yıl planlarım ile ilgili, o da bana dedi ki “Benim de Bangkok’da bir gece yapmam lazım”, hatta bunu söylerken “One Night in Bangkok” isimli o meşhur şarkıya gönderme yaptı. Kendisi 55 yaşında, oldukça yaramaz bir Amerikalı. Asya ile tanışması Vietnam savaşı yıllarına kadar gidiyor. Amerikan tarihi dersi alırken okuduğumuz Vietnam savaşının canlı bir tanığı ile iş arkadaşı olmak gerçekten enterasan bir duygu. Bana savaş yıllarına ait, kendi çektiği, renkli negatiflerden taranmış fotoğrafları gösterdi; ben de bu canlı tarihi ilgiyle dinledim tabii ki. Neyse konuya dönmek gerekirse, John evli bir adam, ancak lafta evlilerden. Bangkok’a gelmek için karısına bir bahane uydurması lazım, o da kahve bahanesi! Kendisi cidden kahveyi çok seviyor ve bizim bulunduğumuz şehirde istediği Amerikan kahvesi yok. Ancak Bangkok başkent ve en büyük şehir olduğu için orada bulmak mümkün. Eşine kahve almam lazım, aşeriyorum türünden bahaneler uydurup soluğu önce Siam Paragon’daki büyük alışveriş merkezinin kahve reyonunda, ardından da Bangkok’un barlarında alıyor tabii ki. Ben “Kahveyi aldım” mesajını görür görmez arıyorum kendisini ve bana “Nana” da olduğu söylüyor. Soi Nana, Bangkok’daki seks ticaretinin merkezi diyebileceğimiz bir konumda. Ben de kız arkadaşıma sordum, “Buraya gelen bar kızlarının hayatını görmek istiyor musun?” diye, o da tamam dedi ve atladık BTS’e (“Sky-train” denilen, metronun havada giden bir çeşidi), soluğu Nana’da aldık. John bizi metro çıkışında karşıladı ve önce tüm barlara söyle bir göz gezdirdikten sonra, bir tanesine giriverdik. Ortada bir sahne, sahne üzerinde oldukça minik bikinilerle dans eden kızlar ve etrafta onları izleyen orta yaş üstü turistler ve birkaç Taylandlı grup. Belki inanmayacaksınız ancak bu barlarda birçok Avrupalı ve Amerikalı kadın görmek mümkün, sanırım nasıl birşey olduğunu merak edip geliyorlar. Neyse yaklaşık bir saat oturup içkimizi içtikten sonra, John gözüne kestirdiği bir kızı alıp yanımızdan ayrıldı. Biz de hemen ardından mekanı terk ettik. (Malesef bu mekanlarda fotoğraf çekmek yasak olduğu için size içeriden görüntüleri aktaramıyorum. Aktarmayı denesem de sanırım benim site sansürlenir o yüzden hiç gerek yok. Merak eden gerip görecek artık.)

Dışarı çıktığımda biraz acıkmış olduğumu hissettim ve Nana’nın hemen karşı sokağına geçip yiyecek birşeyler aramaya başladık. Yaklaşık 100 metre ötede gördüğüm mahalle cidden beni hayrete düşürdü! Tamamen bir müslüman bölge! Mısır ve Arap restoranları, otelleri, ve Ortadoğulu bir sürü turist. Tabii bizim döner yine başköşede, dedim “Abi sar ordan iki tane, özlemişim”. Her ne kadar Taksim’deki Kızılkayaların yerini tutmasa da, kötü de değildi. Döner bir yana asıl mevzu şu ki, bu kadar müslüman geçinen adamların, otellerini ve restoranlarını, Bangkok’un gece hayatı ve seks merkezi olarak görülen bir yerin yaklaşık 100 metre ötesine kurması gerçekten enteresan. Sanırım benim bu konu ile ilgili fazla yorum yapmama gerek yok, görünen köy kılavuz istemez diyerek başka bir konuya atlayabiliriz.

Bangkok’a gitmemizin başlıca nedenlerinden birini oluşturan yılbaşı kutlamalarına değinmem gerekirse, bu sene malesef kutlamalar hüsranla sonuçlandı. Günler öncesinden çok büyük ve merkezi bir kutlama planlanıyordu. Büyük bir sokak gösterisi, şovlar, müzik ve geri sayım olacaktı. Mekan olarak ise Siam bölgesindeki büyük alışveriş merkezlerinden biri olan Central World Plaza’nın önü seçilmişti. Avrupalı ve Amerikalı turistler sırf yeni yıl için Bangkok’a akın ettiler. Ancak yeni yıl kutlamaları, talihsiz bir şekilde bombalamaların gölgesinde kaldı. Tayland tarihinde böyle birşey uzun yıllardır görülmüş değil. Hem kültürün, hem de Budizmin getirdiği bir minimum şiddet kullanımı anlayışı var bu ülkede. Patlamaların nedenine gelince, önce insanlar güneydeki müslümanlardan şüphelendi. Ülkenin güneyinde müslümanlardan oluşan bölgede sorunlar yok değil; neredeyse haftada bir Budist Taylandlı öldürülüyor güneyde. Ancak müslümanlar kendi bölgeleri dışında çıkıp sorun yaratmıyorlar. Amaçları bulundukları bölgeyi Tayland’dan ayırmak, gerisini pek umursamıyorlar. Sonra Ramazan bayramını da hesaba katarak, böyle kutsal bir zamanda müslümanların bu işe karışmış olamayacağı yorumuna vardılar. Ardından devrik hükümet başkanı ve şu anda yurt dışında olan Taksin’i suçladılar. Adam uzayda uyduları olan, multimilyarder bir şahıs. Hıncından istese yapar mı yapar. “Neden yapmış olabilir?” sorusu soruldu hemen. Bazıları kendini deviren yeni hükümeti aciz göstermek adına yapmış olabileceğini öne sürdüler. Eh olabilir tabii ki... Üçüncü ve en ilginç komplo teorisi ise şuydu: bombalamalar şu anki hükümet tarafından yapılıp, suç Taksin’in üzerinde yıkıldı. Patlamaların hemen ardından, delillerin bulunduğu bölgeyi çembere almak yerine, çöpçüler bir çırpıda süpürüp temizlediler. Ben bizzat Central World Plaza önüne gidip şahit oldum bu tabloya. Tabii bu da adli makamların olay yerinde inceleme yaparken kullanacakları delilleri süpürmek anlamına geliyordu. Sebep her neydiyse, biz sokak kutlamalarını iptal etmek zorunda kaldık ve allahtan aşırı can kaybı olmadı. İki laf arasında İngiliz bir gazeteci gelip benimle ve kız arkadaşım ropörtaj yapmasın mı? Meğer kendisi BBC'den geliyormuş. Bugün buradaki Amerikalı arkadaşlarım bana meşhur olduğumu söylediler. Tabii benim aklıma hemen Bangkok'daki ropörtaj geldi. Veee evet! BBC websayfasında boy gösteriyorum! Eğer görmek isterseniz tıklayın: "Bangkok blasts leave three dead". Sayfayı azıcık aşağı kaydırırsanız benim fotoğrafımı göreceksiniz. Üzerine tıklayın, yaptığım yorumu yazmışlar. Küreselleşmenin gözünü seveyim. Ropörtajı bitirdikten sonra gece ne yapacağımızı düşündüm. O kadar yolu yeni yıl kutlayacağım diye gelmişim, durur muyum? Aldım Suwanee’yi nezih ve güzel bir pub buldum, daldık içeri. Tüm olumsuzluklara rağmen, çok da hoş bir yeni yıl geçirdirdik.

Bangkok’da geçirilen değişik ve macera dolu dört günün ardından, Tayland’daki üssüme, kuzeydeki sakin evime geri döndüm. Gariptir her ufak gezinin ardından burayı özlediğimi fark ediyorum, sanırım cidden benimsedim bulunduğum yeri. Ancak fazla da bağlanmak istemiyorum. Zira birgün yeniden hareket vakti gelecek ve ben bambaşka diyarlara doğru yol alacağım.

(c) Ozgur Parlak 2007